O ÇOCUK

Ankara’da yaşarken, babam benim Ara Güler’imdi. Yıllar sonra İstanbul’a gelip Ara Güler’in ta kendisiyle karşılaştığımda, hiçbir şey söylemeden koşarak evime gittim. Kütüphanemde ne kadar kitabı varsa aldım ve karşılaştığımız yere geri döndüm. Çantamdan çıkardığım bütün kitapları bir anda önüne koydum ve bir şeyler yazıp imzalamasını rica ettim.


Kitabın bazı sayfalarına, fotoğrafların üzerine kuşlar çizdi. Sonra kitabın ilk sayfasına bir şeyler yazıp imzasını attı. “Sizi öpebilir miyim?” diye sordum. O da, “Öpemezsin, tezkere alman lazım,” dedi. Tezkereyi hangi kurumdan alabiliyoruz, diye espri yaptım, “Karşımdaki hanımefendiden,” diye yanıtladı. Koşarak temiz bir A4 kâğıt ve bir kalem buldum ve hanımefendiden tezkere yazmasını rica ettim. Ufak, tatlı bir gülümsemeyle, “Bu tezkereyle Mehmet Turgut, Ara Güler’i öpebilir” diye yazıp imzaladı. Ben de aldığım dilekçeyle Ara Güler’e başvurdum.


“Hocam buyrun, şimdi öpebilir miyim?” dedim.
“Öpebilirsin evladım,” dedi. Ben de yanağına bir öpücük kondurdum.

“Beni çok mu seviyorsun evladım?” diye bir soru geldi ardından. 

“Hem de çok seviyorum,” dedim.
“E o zaman bir daha öp evladım,” dedi ve ne iş yaptığımı sordu.

“Ne iş yaptığım çok da önemli değil hocam,” dedim.
O hiç gülmeyen adam bu cevap karşısında gülümsedi ve hikâyemiz böyle başladı…

İkinci buluşma Cihangir’de Jash adlı meyhanede bir yaz günü gerçekleşti. Bir tane bile boş masanın olmadığı mekâna Ara Güler girdi, ben de ayağa kalkıp yüksek bir sesle, “Dikkat!” diye bağırdım. Hoca, “Rahat evladım,” diyerek kendisine ayrılan masaya oturdu. Sanıyorum mekândaki diğer müşteriler benim fotoğrafçı olduğumu biliyorlardı ki bu duruma dakikalarca güldüler.

Üçüncü buluşma: Tanışmamızın üzerinden sanıyorum bir ya da bir buçuk sene geçmişti ve ona hâlâ fotoğrafçı olduğumu söyleyememiştim. O dönem çektiğim dans fotoğraflarından bir tanesi yanımdaydı ve üçüncü karşılaşmamızda benim çektiğimi söylemeden fotoğrafı önüne koyup küfür işitmeye hazırlandım. Bütün gözler üzerimizdeyken, “Evladım bu fotoğraf değildir,” deyince, mahallemizin yalancı entellerinin yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. 

“Teşekkürler hocam” dedim.
Tam fotoğrafı önünden alırken, “Dur evladım daha bitmedi,” dedi ve ekledi: “Bu fotoğraf değildir, sanattır sanat.”
İşte o an, mahallemizin yalancı entellerinin buharlaşmalarına tanık oldum.

Dördüncü buluşma:
Âlâ Portreler adında, konunun ustalık, zaman ve sabır olduğu, kısa bir belgesel ve fotoğraf sergisi yapmaya karar verdim. Fotoğrafların ve belgeselin bütün geliri, oyuncu sendikası üzerinden Yeşilçam emekçilerine bağışlanacaktı. Her sergide bir taşıyıcı vardır, bu serginin taşıyıcısı da, tabii ki Ara Güler olmalıydı.


Ara Hoca’nın, vefatına dek her şeyi olan sevgili Fatih Aslan ’i aradım. Yapacağım işi ve amacını güzel bir şekilde anlattım. O da sağ olsun, Ara Hoca’ya benim ona anlattığım kadar güzel bir dille ifade etmiş. Hocanın çok nadir bulunan iyi gününe denk gelmiş olmalıyım ki davetimi kabul etti. Sonra bütün isimleri çektim. En sona Ara Güler kaldı ve o gün Ara Güler’in evindeki su boruları patladı. Fatih beni arayarak çekime yetişemeyeceklerini, hocanın evindeki su borularının patladığını bildirdi. Hemen bir tesisatçı yollamayı önerdim: “Hoca kaçta gelirse gelsin, sabaha kadar bekleyeceğim.” dedim. Ara Güler, planlanan çekim saatinden dört saat kadar sonra geldi; herkesin nasıl ayağa kalktığını ve nasıl hürmet ettiğini görmenizi isterdim. Onun için kurduğum dekordaki Chester koltuğa oturmasını rica ettim. Oturdu. “Bir şey içer misiniz?” diye sordum, “Çay,” dedi. Çayını getirdim ve dizlerinin yanına çöktüm.


Bana yarım saat, yaptığı seyahatten, seyahat sonrası patlayan borular yüzünden evini su bastığından, bu yüzden geç kaldığından bahsetti ve özür diledi. Kendisini dört saat değil, gerekirse dört gün bekleyebileceğimi söyledim. Boynunda bir atkı vardı ve elinde de çay bardağı. Atkıyı çıkarıp çayı bırakmayı önerdi. “Hayır hocam, ikisi de size çok yakışıyor,” dedim ve makinanın arkasına geçtim. Fotoğrafçılık hayatım boyunca yaşadığım, en tarihî, en garip anlardan biriydi.


Sergi açılmadan önce, hocanın fotoğrafını çok özel bir baskıyla kendisine hediye etmeye gittim. Fotoğrafa uzun uzun baktı ve Fatih’e dönerek, “Bu fotoğraf çok güzel, arşivime koyalım,” dedi. O fotoğrafı çekmenin ötesinde, Ara Güler’in arşivine girmesi, kariyerimdeki en parlak yıldız oldu bence. O gün benim adım “O çocuk” oldu. Beni her gördüğünde “O çocuk” dedi ve insanlar “O çocuk ne demek?” diye sorduklarında, “O çocuk benim bugüne kadar çekilmiş en güzel fotoğrafımı çekti!” diye yanıtladı.

Beşinci buluşma: Mahallemizin güzide manavının önünde, ben manavla sohbet ederken bir araba durdu, arabanın camı açıldı, içerden hoca seslendi: “Evladım biraz mandalina, biraz da portakal ver.” Hava karanlıktı ve hoca arabanın içindeydi. “Hocam nasılsınız, var mı bir ihtiyacınız?” diye sordum. “Aldık evladım portakalla mandalinayı, bunlar yeterli,” dedi. Ben de esnaf olduğum için esnafla empati yeteneğim çocukluğumdan beri çok gelişmişti ama o güne kadar esnafla hiç bu kadar empati kurmamıştım.

Altıncı buluşma: CNN Türk’teki “Falan Filan” programının ilk bölümü. Konuk Aydın Boysan ve Aydın Hoca’yla eski İstanbul beyefendiliğini konuşuyoruz. Aydın Abi, bir mekânda Ara Güler’i gördüğü zaman, sözlerinin anlamını bilmediği Ermenice bir şarkı söylemeye başlardı. Ara Hoca ise meseleye çok dâhil olmadan, uzaktan, “Nasılsın Aydın?” diyerek hemen ortamdan uzaklaşırdı. Konu İstanbul beyefendiliği olunca en beyefendi İstanbulludan görüş almak için Ara Cafe’ye, hocanın yanına gittim ve hocayla Beyoğlu’nun eski ve yeni haliyle ilgili bir sohbete başladık. Biraz sonra hayatımın derslerinden birini daha alacağımın farkında değildim. Muhabbetin sonunda bana kapının önünden geçen insanları gösterdi ve “Bak evladım,” dedi, “bu insanlar böyle bir ileri bir geri giderler ama çoğu neden dünyaya gelir neden gider haberleri olmadan yaşar, sonra da ölür,” dedi. Bunu dediği an, adı farkındalık ya da her neyse, işte ben onu yaşadım.

Yedinci ve son buluşma: Tuhaf Dergisi için Nurhak’la birlikte, İlber Ortaylı ve Ara Güler’i Ma’Nâ Restoran’da bir araya getirdik. Büyük bir avizenin altında, ışığın ve açının en doğru olduğu noktada, onlara bir masa hazırladık. Hemen hemen aynı zamanda geldiler ve oturdular, oturdukları an Ara Hoca parmağıyla beni göstererek, “O çocuk,” dedi. İlber Ortaylı da parmağıyla beni işaret ederek, “Bu çocuk iyi çekiyor,” dedi. Tam bu konuşma ânında deklanşöre bastım ve arşivime en parlak ikinci yıldızı koymuş oldum. Daha sonra ikisi, İstanbul’un tarihi üzerine çok derin bir sohbete başladılar; sohbet o kadar derindi ki araya girmek mümkün değildi. Fotoğrafları çektikten sonra rahat rahat konuşsunlar diye onları Nurhak’la baş başa bıraktım. Yaklaşık yarım saat sonra Nurhak yanıma gelip, “Abi bu röportajdan bir tarih kitabı çıkar, okullarda da okutulur,” dedi. Ben de gülümseyerek, “Anladım birazdan geliyorum,” dedim. Ondan sonra masaya gelip yanlarına oturdum, ikisinin de aynı anda sustuğu bir ânı kolladım. O ânı bulduğum an da özür dileyerek lafa girdim ve “Hocam,” dedim, “sizce İstanbul’un eski hanımefendileriyle şimdiki hanımefendileri arasında ne fark var?” İlber Hoca, “Şimdikiler erkek gibi,” Ara Hoca ise “Şimdikiler tatsız,” dedi. “Siz uzun zamandır dışarı çıkmıyorsunuz herhalde, hiç de öyle değil,” dedim. İlber Hoca, “O zaman bizi bir akşam dışarı çıkar,” dedi.
Ben de, “Zevkle hocam,” dedim.

Tabii ki bu plan asla gerçekleşmedi ama bir yanımda Ara Güler bir yanımda İlber Ortaylı’yla bir rock bara girdiğimi hayal edebiliyor musunuz?


Sekizinci buluşamama: Gece geç saatlerde bütün basın yayın organlarında Ara Güler’i kaybettiğimize dair haberler çıkmaya başladı. İçimden, “Bu haber yalandır, geçen sefer cevabınızı almadınız mı?” dedim. Ve hastaneden bilgi alarak Ara Güler’i kaybetmediğimizi öğrendim ve haberi sosyal medya üzerinden yalanladım. Tam derin bir nefes almıştık ki gerçek ölüm haberini aldık.

Hocayı gerçekten kaybettiğimizi öğrendikten sonra hastaneye değil onun en çok gittiği mekâna gidip yanında oturduğum koltuğa oturarak sabahın ilk saatlerine kadar yasımı tuttum. “Ankara’da yaşarken, babam benim Ara Güler’imdi.” demiştim ya; tam o sıra babam aradı ve “Başın sağ olsun oğlum” dedi.

Ertesi gün hocaya layık bir veda töreni ve cenaze düzenlenecekti. Bu veda töreninde kullanmak üzere, benim çektiğim kısa belgeseli ve fotoğrafları istediler, sonrasında sabah oldu ve tören saati yaklaştı.
Geçen sene Aydın Abi’yi kaybettiğimizde boğazıma oturan hissin aynısını hissettim ve Aydın Abi’de olduğu gibi yine cenazeye gitmedim. Bu cenazelere gitmenin bende yarattığı his, sanki kolay ve kısa yoldan vedalaşıp o konuyu kapatmakmış gibi geliyor, oysa benim Aydın Abi’yle de Ara Hoca’yla da konuyu kolay ve kısa yoldan kapatabilmem mümkün değil.


Onlar bu dünyayı terk etmiş olabilir ama benim onlardan daha çoook dinleyeceklerim var.

yonetim.mt

yonetim.mt

yonetim@mehmetturgut.com.tr

1 comment

  1. İyi ki dediğimiz anların anlatılmaz mutluluğu 🍀

    Cevapla

Bir cevap yazın